AH MIZIKÇI MARTI

Sen mavi
Ben beyaz
Birbirine deli
İki deli
Bir de martı
Mızıkçı martı
Hep birlikte büyüdük

Mavilerine bıraktım kendimi
Köpük köpük dalga oldum
Hep gülümsedim
Ben seni kovaladım
Martı beni
Sen derin mavi
Ben beyaz deli
Birbirine bağlı
İki deli
Martı saklandı
Gizli gizli ağladı
Çığlık attı
“aşk, aşk, aşk”
Ben oynamıyorum dedi
Ah mızıkçı martı ah

Mavilerine bıraktım kendimi
Pamuk pamuk bulut oldum
Hep gülümsedim
Sen mavi
Ben beyaz
Birbirine yanan
İki deli
Hep gülümsedin
Sen beni kovaladın
Martı seni
Sen derin mavi
Ben beyaz deli
Birbirine akan
İki deli
Hep gülümsedik
Martı uçtu
Gizli gizli ağladı
Çığlık attı
“aşk, aşk, aşk”
Ben oynamıyorum dedi
Ah mızıkçı martı ah

Can Nazlı

PERDE

Yağmurun toprağın derinliklerinde
Köklere ulaşmasıyla hayatı bestelemesi
Ruhumuza basılan akordlar gibi titretirken bam telimizi
Perçemleri kesilmiş bir öyküyü yazıyordu yarına
Aynadaki aksimiz birbirine bakarken
Zamanı saman kağıtlara işlemeye başladı
Kapı arkalarına saklanan
Geçilmesi gereken eşikler
Yokluk varlığa aşık oldu
Bülbül gülü kokladı
Yolunu kaybetti kelimeler
Artık sahne bize aitti
Yüzüm avuçlarında
“Galaksiler, yıldız tozları ve sen
Kaç ışık yılı uzaktasınız” diyen bir filmin repliği gibi tekrarlıyordun içinden
Ve kör düğüm atılmış yanıma
Kılavuz arıyordu imlaların tümcelerimde
Oysa virgülle ayrılmıştı o gece şiir 
Kandili olmayan bir yoksul gibi kalmıştı tek başına
Başı sonu aynı noktada buluşan tekrarların
Hüzünlü kavuşmaları sızarken gün yüzün’e
Geceleri evden kaçıyordu sözleri
Issızlığın ortasında dönüp duran paragraflarımın yalnızlığına
Sonra başını kaldırıp
Gözlerimin içine baktı
“Şimdi bitti mi Ay’ın güneş’le dansı
Yoruldum” dedi

Perde kapandı

Can Nazlı

AMA ANLA’MADI

“Oysa, aldatmadan aldanmak vardı” dedi
Aldatmak aldanmanın ikizi miydi
Hangisi hangisini doğurmuştu
A’lar, an’lar, ama’lar, Âma’lar birbirine sıkısıkıya bağlı mıydı
Yoksa doğurganlık bu muydu!
Bir arpa boyu yol alamayan gerçekliğin
Yolunu kaybetmesi
Ve ayazın çalacak kapı bulamaması
Çöpçülerin zamanı toplaması içindi belki de
Suç muydu bu
O halde neydi suç!
Suç bulunması gereken bir sır mıydı!
Kimdi suçlu!
Suçlu iki uçlu
Başı sonu kendine çıkan bir değnek miydi!
İnsan işte
Aldana aldana aldatmayı buldu
Hem aldandı, hem aldattı
Ama anla’madı

Can Nazlı

“ŞEREFİNİZ’E”

İşte kırılmalar yıllanmış bir şarap gibi kadehime doldurulmuş
Gelen giden şerefine yapıyor
Oysa gözlerimin içinde yaşlı bir pınar çağıldıyor
Ama gören yok
Kırılmasın kalp’ler diye yudumluyorum
Her yudum boğazıma bir kılçık gibi yapışıyor
Sonra gülümsüyorum ve
Kadehimi kaldırıp “şerefiniz’e” diyorum

Can Nazlı

UYUYA KALIRSAM

Uyuya kalırsam
Zamanın birinde seni araken
Düşlerime gel
Erikler çiçek açmadan
Böyle ansızın gel
Güneş sıcağı bölüşecekken
Rüzgâr saçlarımı öpmeden gel

Uyuya kalırsam
Zamanın birinde seni araken
Yağmur toprağa değmeden
Horozları uyandırmadan
Kuşlar göçmeden
Yıldızlara sormadan gel
Ay dünya’ya tutulmadan
Dünyanın tüm çiçekleriyle gel
Kokunla
Dudaklarını
Gözlerini
Yanaklarını
Düşlerini al da gel
Hepsine nefesin sinsin de gel

Uyuya kalırsam
Zamanın birinde seni araken
Düşlerime gel
Kelebekler ölmeden gel
Kalbim durmadan
Ninniler topla da gel

Uyuya kalırsam
Zamanın birinde seni araken
Düşlerime gel
Düşlerini al da gel
Al beni kollarına
Ve
Ört kendini
Üzerime

Can Nazlı

KIRKLANMAK

Kimdim
Neydim
Doğdum
Kırklandım
Yaşadım
Kırklandım
Kırk öykü yazdım
Kırk yerimden döküldüm
Kırk merdiven dayadım
Gökten kırk yıldız topladım
Kırk oldum
Yaşam dedim
Kırk adım attım
Kal dedim
Al dedim
Sıfırı çıkarttım
Dört mevsim yaptım
Sularda kırklandım
Demlendim
İçim böyle dedim
Dağıttım durdum
Yine de hep çocuk kaldım

Kırk haramiler mağarasında
Kırkayak mıydı yoksa kırk ayak mıydı dedim
Açılmadın
Kırk soru sordun
Topladım
Çıkarttın
Böldüm
Çarptın
Kırk gün hücrende yattım
Kalbi kırık
Kırk kulpu kırık küptün
Tutamadım
Alçıya aldım

Kırk çeşit baharat oldum
Sana kattın
Yakıştıramadın
Bıçak oldun
Kırk yerimden kanattın
Ahh bile demedim
Döndüm dolandım
Dost dedim
Şarabını içtim de
Dara düş oldum
Dedim
Dost dost oldum
Bir kahvenin kırk hatırı oldun
Meledim
Kuzu oldum
Kırk dedim
Sustun
İçiçe kırk oda oldum
Kustun
Duvarlarımı kırk yalana boyadın

Kırk ağaç diktim
Bir ağaç kovuğunda
Yıllandım
Tamamlanamadım
Siyah beyazlarımda
Kırkıncı senfonim oldun
Duymadın
Vuruldum
Fısıltıların toprak örttü
Kayboldum sandın
Uçtum
Kırklara karıştım
Hep bir yanı sıfır kaldım
Kırk harftim
Öldüm
Kırklandım
Tut dedim
Dut dedin
Kırk tel beyaz oldum
Ellerin yoktu
Öremedin
İp oldun
Bağlandım
Tuz dedin de
Yandım
Kırıklandım kırklandım
Gözlerimdin
Kırk tas su döktün
Sonsuzlukta arındım
Kırklandım kendimi buldum

Kırk kez söyledim de
Olmadı
Saramadın
Sayamadım

Can Nazlı

UNUTMA KÜÇÜĞÜM

Bir yaz
Bir kuşluk vakti
Dokundu hasretin eli ciğerime
Artık sen benimsin dedi
Sanki kölemsin der gibi
İçli içli aynaya baktım
Gözlerime seslendim
Gözlerim sendin
Ama kulakların duymadı
Bir daha seslendim
Bu sefer bir soprano’nun dilindeki arya’ydım
“Ne gaddar bir sahipmiş bu adı hasret olan akıntı” dedi
Yaylılar sustu
Nefesliler kaldı bir başına
Yankılandı evrende
Ah’lar başladı
Ah ne gaddar bir sahipmiş bu adı hasret olan akıntı
Kemanlar değil içimdi o an ağlayan
Akıntıya karşı küreği olmayan
Sessiz bir yolcuydu
Ah adı hasret olan şu akıntı
Bir hortum gibiydi
Ama yerde mi başladı
Gökte mi anlayamadım
Başım döndü
İçi içime geçti
Artık ne yerdeydim ne gökte
Durmadan içimi içine çekti
Sonra cömert bir sahip gibi
Dünya da ne kadar hasret varsa
Hepsini içime koydu
Ve dedi
Zamana güven
Senin için en güvenli yer zaman
Gözbebeklerim büyüdü gözbebeklerinde
Birden ela maviye döndü
Zaman adında bir yer varmış
Oysa bana yabancı
Akıl karıştırıcı
Bir zalim zaman
Ah ah
Kimdi yabancı
Zaman mıydı
Yoksa ben mi
Ve hasret haykırdı
Anla
Zaman dedi zaman
Bu bir doğum
O gün gelecek
Bülbül güle vurulacak
Kırmızı çoşacak
Her yer bahar, bahçe, çiçek olacak
Kelebekler uçuşacak
Kuşlar ötüşecek
Ve hasretim seni büyütecek
Sen hasretlerimin gelini
Lütfen kabul et
Sana bir hediye verdim
Adı hasret

Unutma küçüğüm
O hasret ki sevgi’yi, aşk’ı var eden tek gerçek
Ve hasret seni büyütecek

Can Nazlı

BAŞI SONU SEN

Bir trendeyim
Yolculuk ya bu
İçim içine soruyor
Akan zaman mıydı bizi unutan
Yoksa biz miydik birbirimizi unutan!

Bir trendeyim
Soğuktan kaçıyorum
Ayazda kalmışlar arasından geçiyor
Sırtıma vuran güneşi hayalliyorum
Gölgeler mi kovalıyor bizi
Güneş mi!
Bilmiyorum

Düş artıklarım
Boşluk kapmaca hamalı olmuş da
İçimden raylarını geçiriyor
Parmak hesabı yapıyorum
Sayamıyorum
Gözlerim dalgıç olmalı
Durmadan dalıp gidiyor derinlere
Ellerime bakıyorum
Yorgunum diyor
Uyumak istiyor
Oysa uyumak
Küllerinin arasında kayıp bir kent olmuş
Maskesiz süvariyi arıyor
Sonra bırakıyorum beklentiler kamburunun

Geçmişini
Geleceğini
Ne var ne yoksa her şeyini

Bir trendeyim
Başı, sonu sen olan

Can Nazlı

BAYIM

Her yanım yanık içinde bayım
O gün bugündür
Aynaya bakamaz
Kendime dokunamaz oldum

Ben hiç ticaretten anlamadım bayım
Belki bu yüzden Aşk’a düştüm
Aşk’ın ticareti olur mu
Aşk hiç satılır mı
İçinde çıkar varsa zaten aşk “aşk” değil ticarettir bayım

Sen hiç Aşk’a düştün mü
Aşk’a yandın mı bayım
Aşk’ı yalan olanın kalbi cehennemdir
Ateş’i seni de beni de yakar bayım

Can Nazlı

KAÇ SAYFA

İç çekişlerimin sığınağı
Ellerin dokunur mu ellerime
Unutulmak
Sayfalar arasında
Beklemiş, kurumuş bir leylak olmak…
Kaç sayfa çevirdim hayatımdan
Kaç sayfa çevirdin hayatından
Unutmalı mıydık!
Bütün unutanlar gibi!
Tüm bencillikleri köklenmeden söküp atmak
Tüm ayrılıkları elemek…
Yeni bir gün gibi
Dünyanın ilk tohumu gibi
Yeşerip, filizlenmek
Yeniden açmak
Hiç durmadan
Hiç durmadan
En güzel besteyi yapar gibi
Unutmalara ve unutulanlara inat
En güzel sayfa olmak
ah…

Can Nazlı